24 Nisan 2007 Salı

Diyarbakır... Hayalkırıklığına uğrattın beni Diyarbakır..


20 Nisan sabahı uçakta beni bir heyecan aldı. Diyarbakır'ı görecektim.


O kadar çok arkadaşım oldu ki Diyarbakır'dan. Çoğu mert.

Medeniyet ve kültür merkezi olarak lanse edilen Diyarbakır'ı görmeme saniyeler kaldıkça uçağın penceresinden aşağı bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Hani belki bir umut, o meşhur surlarını görürdüm senin Diyarbakır... Surların varmış ya hani dünyanın Çin Seddi'nden sonraki ikinci büyük surların.


Sonunda iniyoruz, sesli bir gürültü ve sallanmadan sonra topraklarına basmak, o, bana hep anlatılan havasını solumak için adımlarımı hızlılaştırdım.


Ağrıyan başım, üşüyen bedenim, meraklanan zihnim ve ben, yere ayak bastığımızda havaya bir kasvet, bir ıslaklık ve hüzün çökmüştü. Küçük küçük damlalar yüzüme telaşlı bir şekilde damlarken "yapma bunu bana Diyarbakır, sen bari yapma !" dedim içindem.


Kısaca bir Diyarbakır ile ilgili anlatılanları aktardıktan sonra kendi düşüncelerime geçmek istiyorum.


Mezotopamya'nın kuzeyinde yer alan ( ki Mezotopamya fotoğrafını yayınlayacağım, olağanüstü idi ) Diyarbakır eski ve yeni şehir olmak üzere ikiye ayrılıyormuş ( ben bunu sadece D.bakır'a özgü zannettim ama gezi süresince her şehir için neredeyse dendi bu cümle). Etrafı zamanında kuşatmalara karşı surlarla çevrili bu şehire vakti zamanında gelen bir hükümdar "şehir nefes almıyor" diyerek surların bir kısmını yıktırmış ancak çok uzun yıllar sonra tekrar restore edilmiş surlar. Surların 4 kapısı bulunuyormuş ve 4 ayrı yöne ayrılıyormuş bu kapılar. 82 adet burcu olan surlar 5 km uzunluğunda imiş. Fotoğrafta görülen alan surlar üzerinde yavaş yavaş yağan yağmur eşliğinde tarafımca çekilmiştir. Mazgallarından içeri bakıldığında gördüğüm manzara ise fotoğraflara yansıtamayacağım kadar karanlık ve ürkütücü idi.


Dedim ya karanlık ve kasvetli bir havada gezebildik D.bakır'ı. Aslında hakkını da verememişiz çünkü otobüsle geçtiğimiz her yer oldukça köhne sokaklardan oluşuyor idi ki bu da bana anlatılan kültür şehri D.bakır ile oldukça çelişiyordu. Sonradan öğrendim ki asıl sokaklarını değil de surların olduğu sokakları geçmişiz, her şehrin vardır ki köhne sokakları evleri. Hakkını verememişiz senin D.bakır. Saymam bunu. Sen ki İstanbul'un göbeğinde gittiğim fransızca kurs odalarındaki duvar posterlerinde "Diyarbakır Kültür Merkezi"nde Fransız Film Festivali yazarak beni şaşırtmış bir şehirsin. Sen ki Doğu'nun Paris'i yarışında adı önde geçen şehirlerden birisin. Söz veriyorum, birgün öyle yada böyle hakkını vereceğim senin.


Neyse devam edelim.




6 yorum:

sevda dedi ki...

Bak bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum
Seni, Diyarbekir gibi
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…(*)



Bir şehri sevmek, oraya anıları emanet etmekle başlıyor.
Bir şehri tanımak da, orada kaybolmaktan geçiyor.

Kadim şehir demişler Diyarbekir için. Kimileri Amed, kimileri Diyar, kimileri de Diyarbakır… Ne denilirse denilsin yıllarca direnmiş tabiata ve insana. Surlarıyla, sokaklarıyla, insanlarıyla, tarihiyle. Tabii bu direnç sonucu aynı kalmış değil. Eksilmiş biraz da. Düşünebiliyor musun kendi insanı kendinde sürgün bir şehir…

Hüzün demişsin. Hüzün şehirden mi senden mi? Bazen bazı yerler bize hüzünlü gelir değil mi? Bilmediğimiz bir şey gelir oturur içimize. Çiseleyen bir yağmur, ya da bir çocuk bize dokunur.

Umarım benim gibi görmeyenler de senin gibi görme şansını yakalarız. Ve köhne sokaklarda kayboluruz.

Fotoğraflardan daha paylaşacağın olsa gerek.

Yediğin içtiğin senin olmuş. Gördüklerini anlattığın için teşekkürler. Umuyorum yazacağın kentler bol olur.

Sevgimle…

sevda güngör



(*): Ahmed Arif Hasretinden Prangalar Eskittim. Diyarbekir Kalesinden Notlar

pia dedi ki...

Ah Sevdacığım,

Ne kadar güzel yazmışsın.

Sık sık yorumlarıno okumak istiyorum burada bilesin. Hatta mümkünse her yazı sonrası :)

Hüzün inan benden değil. Diyarbakır ile bir sorunum yok. Oldukça nötr bakmaya çalıştım bu şehire. Hatta sevmeye çalıştım, sevdim bence de. Şehirlerin hepsini çocuklarla özdeşleştirmek istersem Diyarbakır benim için fakir ama gururlu bir çocuk, Mardin zengin ve soylu bir çocuk, Urfa mert ve kendini ön plana çıkarmaktan hoşlanan bir çocuk, Antep ise çalışkan bir çocuk.

Sevdacığım sizlere anlatacağım çok şeyler var daha.

Hele bir haftasonu gelsin, hele bir kendime vakit ayırabileyim daha neler neler anlatacağım sizlere. Yemeklerin bile fotoğraflarını çektim :)

Öpüyorum seni yanaklarından.

derzinek dedi ki...

Diyar-ı Bekir'de ne kadar kaldın bilmiyorum ama son gittiğimde resmen içerisinde dağılmıştım. Sanırım biraz da gazeteci gözüyle bakmışsın etrafa; oysa ki kendini kaptırdığın anda hem kışında yağmurunda hem yazında sıcağında türlü türlü güzellikleri var. Elbette hangi sokaklarda dolaşacağını da bilmelisin. Ali Paşa Mahallesine girmek mümkün değildir bazı saatlerde. Oysa ki surların dibinde akşam 8-9 gibi bir bankta oturup arkadaş grubuyla gecenin geç saatlerine kadar eğlenebilirsin.

Dilerim bir dahaki sefere Diyarbakır bütün güzellikleriyle sunar kendini sana.

Gezip gördüğün yerleri anlattığın için, burada bizlerle paylaştığın için teşekkürler Serpil.

derzinek...

pia dedi ki...

Sana da değerli yorumların için teşekkürler İlyas..

Unknown dedi ki...

diyarbakır zengin bir topraktır ağaçlar ve çiçekler yetiştirir. güzelliğini görmek için biraz çamura batmak ve sabretmek gerek. sana gönderebileceğim şey ise tek kelime "yeni".. yeni senin olsun eski ve hayal benim. ve en son küçüğümsün..

Adsız dedi ki...

GÜZEL OLMUŞ AMA BİŞEY DİKKATİMİ ÇEKTİ İNSAN EŞEĞİN YANINA KADAR WARMIŞKEN BİNERDİ Bİ DE Öle FOTO ÇEKTİRİRdi