27 Nisan 2007 Cuma

Mardin Yoldaş'ın Değilse!


Hasankeyf'i geride bırakırken otobüsümüzle düştük masal şehir Mardin'e.

Yıllar önce teyzemin tavsiyesi ile okuduğum Murathan Mungan'ın "Paranın Cinleri" adı ile keşfetmiştik biz Mardin'i. Damda yatılan bir yer olduğunu ilk bu kitaptan, sonra Vizontele'den öğrenmiştik. Sonra çok fazla adını duymaya başladım Mardin'in. Önce televizyonlarda görmeye başladık o dar sokaklarını, sonra dizilerde gördük taş evlerini.

Şimdilerde tek dediğim Türkiye'de bir Kaş, iki Mardin'i tek geçerim lakin Mardin Kaş'ın denizsiz versiyonu idi sanki.

Otobüsümüz Hasankey'ten ayrılıp da Mardin'e doğru yol alırken cam kenarından rüyalara dalmış bir gezgin olarak nereye gittiğimi düşünüyordum. En sevdiğim şeydir bir yeri, bir insanı önce hayal etmek ardından hayallerimle örtüşen yanlarını tespit etmek. Mardin için ise hep iyi şeyler hayal ettim, ben az sonra büyüleneceğim dedim de başka bir şey demedim, zaten demeye varmadım, uykuya daldım.

Tatlı uykumun arasında gözlerimi açtığımda gözlerime inanamadım. Kar vardı bir iki santim de olsa. Ben rüyada mıyım? Ben kimim? Hey siz de kimsiniz? Daha birkaç saat önce güneş kendini göstermek üzereydi bulutların ardından. Yoksa ben rüya mı görüyorum diye düşünmeye varmadan bedenimi hafifçe kaldırdığımda otobüs koltuğundan tur rehberinin mikrofonik sesi ile irkildim.

" Evet sevgili arkadaşlar, gördüğünüz gibi dışarısı bembeyaz, efendim oldukça yüksek bir yere çıkmış bulunuyoruz, hede hödö...."

Gözünü sevdiğimin memleketi. Dört mevsimini de bir günde yaşatıyorsun. İstanbuldan tişörtle bindik, Diyarbakır'da sularını yüzümüze yedik, şimdi de kar mı yani? Seviyorum seni, ekmeği tuza banar gibi.


Uzun bir yolculuğun ardından hava da kararırken girdik masal şehir Mardin'e lakin az önce hayal meyal gördüğüm o kar tamamen yok olmuş, tabiat otobüs camının ardından göz kırpmaktaydı yeniden uyanan bana. Ben de ona şöyle bir göz kırptım.

Hiç yorum yok: